O gün müze günüydü ve ilk hedefimiz tabi ki Louvre Müzesi'idi. Bir önceki günden biraz tecrübeliydik.Ama önce Louvre Müzesi'nden başlayıp Concorde Meydanı'na kadar uzanan Jardin des Tuileries'de ( Tuilereis Bahçeleri) kahvaltımızı yaptık, yürüdük. Sabah saatlerinin dinginliğinin tadını çıkardık.
Tuilereis Bahçeleri Catherine de Midicis tarafında Tuilereis Sarayının bahçeleri olarak 1564 yılında yaptırılmış. 1667 yılında halka açılmış, Fransız İhtilalinden sonra ise halka açık bir park haline gelmiş. Louvre gezisinden sonra havuz başındaki sandalyelerde dinlenebileceğimiz, Paris'te olmanın tadını çıkarabileceğiniz bir park burası.
Louvre'da ilk iş yine audio guidelarımızı edindik. Gitmeden önce telefonuma indirdiğim top 100 of Louvre uygulaması da çok işimize yaradı. Bu uygulamada belirttiği tablolarda zaman harcadık daha çok. Diğer türlü herkesin söylediği gibi işin içinden çıkamazdık. Bir sürü tablonun önünden ne olduğuna bile bakamadan teğet geçtik ama önceden okuduğum, merak ettiğim bir çok tabloyu gördüm, inceledim, dinledim. Bu beni nasıl mutlu etti anlatamam.



.jpeg)

Louvre'dan çıktığımızda saat 2'ye yaklaşmıştı. Bu kez Tuilereis Bahçeleri'nden değilde hemen yanındaki caddeden Rue de Rivoli'den yürüyerek Concorde Meydanı'na ulaştık. Concorde Meydanı Avrupa'nın en görkemli tarihi meydanlarından biri. Fransa'nın 2. büyük bulvarı, aynı zamanda ünlü Şanzelize Caddesi'nin başında yer alıyor. 18.yy'da yapılan ve başlarda kralın heykeli burada durduğu için XV.Louis Meydanı olarak bilinen alanda daha sonra heykelin yerini bir giyotin alıyor ve iki buçuk yıl içinde bu meydanda XVI.Louis, Maria Antoniette de içinde bulunduğu 1119 kişi idam ediliyor.
Meydandan Şanzelize'ye doğru değil de Sein'in kıyısından Port Alexandra III'e doğru yürüdük. Köprüye vardığımızda Sen'in öteki yakasına geçmeden önceden görülecek iki önemli yapı daha var. Sağ tarafta Petit Palais ve Grand Palais. Bu iki bina 1900 yılında Fransız sanatını tanıtmak amacıyla 1900 Evrensel Sergisi için yapılmış binalar. Petit Palais yani küçük saray bugün Musee des Beaux-Arts de la Ville de Paris'e ev sahipliği yapıyor. Tam karşısındaki Grand Palais. Grand Palais adı üstünde Petit Palace'a göre daha gösterişli, daha büyük. ,Galeries Nationales du Grand Palais'de uluslararası sanatçıların eserlerinden oluşan sergiler düzenleniyor. En karakteristik özelliği ise 15 bin metrekarelik cam çatısı. Bu cam çatıyı destekleyen metal iskelet ise tam 8500 ton ağırlığında.
Bu iki güzel binaya dışarıdan bakmakla yetindik. 4 günlük Paris gezimize bu kadar çok müze sığdırmanın imkanı yoktu. Pont Alexandra III 'den karşıya geçtik.
Pont Alexandra III, Art Nouveau tarzında yapılmış melek,peri, kanatlı atlardan oluşan heykelleri ile Paris'in en ihtişamlı köprüsü. Tıpkı Petit ve Grand Palais gibi bu köprü de 1896 ile 1900 yılları arasında Evrensel Sergi için yapılmış. Köprünün yapımı sırasında tasarım çalışmaları, köprünün Champs-Elysees ve Invalides'in manzarasını kapatmadığından emin olmak için sıkı sıkı denetlenmiş. Bunu öğrendiğimde Haliç'in tarihi dokusuyla iç uyuşmadığını düşündüğüm, Sultanahmet,Ayasofya ve Süleymaniye'nin silüetini bozan Haliç Metro Köprüsü geldi aklıma.100 yıldan uzun zaman önce Paris'in silüetini korumak adına gösterilen hassasiyeti bizim bugün güzelim İstanbul için halen gösteremediğimizi düşündüm.


Köprünün öteki yakası Invalides. XIV. Louis tarafından yaralı ve emektar askerler için yaptırılmış ve daha sonra gazilerin hastanesi olarak kullanılan Hotel des Invalides, hemen karşısında Napoleon Bonaparte'în mezarının bulunduğu parıldayan altın çatısı ile Dome Kilisesi, dünyadaki en geniş üçüncü silah koleksiyonuna sahip Taş Çağı'ndan II.Dünya Savaşı'na kadar askeriyenin tarihini ele alan Savaş Müzesi (Musee de l'Armee) Invalides bölgesinde mutlaka görülmesi gereken yapılar.
Invalides Bulvarı'nın hemen köşesinde ise Rodin Müzesi var.19. yy heykeltraşı Rodin, 1908 yılından öldüğü yıl olan 1917'e burada çalışmış ve yaşamış.
Rodin'in bir daire ve stüdyo karşılığında devlete bıraktığı eserler bugün bu malikanede sergileniyor. Müzede ayrıca Rodin'in öğrencisi ve sevgilisi Camille Claudel'e ait eserler de sergilenmekte. Bahçesinin güzelliğini çok duyduğum bu müzenin üşengeçlik yapıp içine girmedik. Ne de olsa Dante'nin ünlü İlahi Komedya'sındaki Cehennem Kapıları, hepimizin çok aşina olduğu Düşünen Adam bahçede diye düşündük.. Arka bahçede uzanmak için tasarlanmış banklara da daha fazla karşı koyamadık.
Rodin Müzesi'ndeki dinlenmesi bol gezimizden sonra çok görmek istediğim Museum D'orsay'a doğru yürüdük. Museum D'orsay Perşembe günleri geç kapanıyor. Yine akşamüstü saatlerinde girdiğimiz bu müzede kalabalığa yakalanmadan rahat rahat gezdik. Orsay Müzesi Seine Nehri'nin sol yakasında bulunuyor, eskiden bir tren garı olan bu muhteşem bina, ana istasyon binasının kapatılmasından tam 47 yıl sonra 1986 yılında Musee D'Orsay olarak yeniden açılmış
Müzede 1848-1915 yılları arasındaki Fransız sanatına ait bir çok eser bulunuyor. Musee D'Orsay aynı zamanda dünyanın en geniş empresyonist (izlenimciler) koleksiyonuna sahip. Fransa'da doğan empresyonizm akımının öncüsü birçok ismin (Monet, Renoir, Manet) eserlerini müzenin 5. katında görmek mümkün. Ayrıca müzede Van Gogh'a ait birçok ünlü tablo da yer almakta.
Orsay Müzesi'nden çıkınca daha fazla yürümeye enerjimiz kalmadığından metroya atlayıp, Concorde Meydanına geldik yeniden.Buradan Şanzeli'ye doğru yürüdük.
Şanzelize Paris'in en ünlü caddesi, 1950 metre uzunluğunda ve 70 metre genişliğinde. Eskiden büyük bir tarla olan bu alan 1616 yılında Maria de Medisis bol ağaçlı uzun bir cadde yaptırmaya
karar vermiş. 1667 yılında XIV.Louis'in peyzaj mimarı olan André Le Nôtre, bu projeye katkı sağlayarak Tuileries Parkını modernleştirerek ve genişleterek bu uzun caddeye katmış. Şanzelize'de sağa sola baka baka yaptığımız yürüyüş esnasında aklımız aslında hep akşam yemeğindeydi.Yemeği gitmeden önce methini birçok blogda okuduğum meşhur antrikotçu Le Relais de l'entrecote 'da yemeği planlamıştık. Restaurant cadde üzerinde değil. Ara sokaklarda galiba bulamayacağız diye düşünerek yürürken kuyruğu görünce doğru yere geldiğimizi anladım. Erhan ufak çaplı bir şoka girdi, ben zaten kendimi hazırlamıştım. Bu kadar bekledik artık diye diye yaklaşık 45 dakika ayakta bu kuyruğu bekledik.

İçerisi tipik bir fransız restaurantı, orta yaşlı bir örnek giyinmiş bayanlar size servis yapıyorlar. Etler iki posta şeklinde servis ediliyor,yanında da patates kızartması.Etleri isteğinize göre az, orta yada iyi pişmiş tercih edebilirsiniz. Biz yemeğe bayıldık, beklerken çektiğimiz acıların bir kısmını unuttuk diyebilirim. Gitmek isteyenlere tavsiyem biraz geç saatte gitmeleri, biz içeriye geçtikten sonra sıra bir hayli azalmıştı.Ayrıca başka yerlerde de şubeleri mevcut.
Yemekten sonra tekrar Şanzeliye çıkıp Zafer Takı'na doğru yürüdük. Pariste 2. günümüzde böylece bitti. Paris gerçekten büyük bir şehir, görmemiz gereken yer çok fazla idi. Ve ertesi gün sırada Disneyland vardı :)
Bu yaz nereye gitsek diye düşünmeye mart ayından başladık. Deniz, kum, güneş için içimiz gitse de yeni yerler görme isteği ağır bastı. Dağınık bir rota çizdik yine kendimize. Paris ve Prag'ı çok görmek istiyorduk, yanına bir de Viyana ekledik. 9 gün gerçek dünyayı unutup turist olmanın doya doya keyfine vardığımız bir gezi oldu.
İlk durağımız Paris
Air France'in sabahın ilk saatlerindeki uçuşu ile günümüzü öldürmeden Paris'teydik. Otelimiz Hotel de Lion. Montparnesse bölgesinde. Havalanı ulaşımı için ideal, şehir içi ulaşım için bizim şansımıza bakım var, kapalı olan metro hatları sebebiyle tam bir ömür törpüsü.
Otele bavulları bırakır bırakmaz ilk istikamet otele yürüme mesafesindeki Lüksemburg Bahçeleri.
Lüksemburg Bahçeleri Paris'in 6. bölgesinde bulunuyor. 1612 yılında,Medici ailesinden Marie de Medici Floransa'daki Pitti Sarayı'nın bir benzeri yaptırmak istiyor ve bugün Lüksemburg Sarayı olarak da bilinen Lüksemburg Hoteli'ni satın alıp, sarayın inşasına başlıyor. Lüksemburg Bahçeleri içerisinde havuzları, çeşmeleri, güzel peyzajı ile Paris'in en güzel parklarından birisi.
İçerisindeki büyük havuzda çocuklar farklı ülkelerin bayraklarını taşıyan minik yelkenlileri yarıştırıyorlar.
Lüksemburg Bahçeleri'nde en önemli yapılardan birisi de Medici Çeşmesi. Marie de Medici'nin isteği üzerine yaptırılan bu çeşme sarkıtlarla süslü olan eser üç kemer ve dört sütundan meydana geliyor. Kemerler heykeltıraş Ottin’in eserleriyle süslü,ortadaki heykel grubu ise Polyphemos’un Akis ve Galatea’yı Suçüstü Yakalaması’nı (1852) canlandıyor.
Lüksemburg Bahçeleri'nden sonra Pantheon'a doğru yürüdük. Pantheon terimi Yunan ve Roma uygarlıklarında bir tapınağın ismini temsil etmek için kullanılırmış.
Başlangıçta bir kilise olarak inşa edilse de Fransız Devrimi'nden sonra bir anıt mezar haline gelmiş. Mimarı olarak Roma'daki Panthoen'a benzeyen bu kilisede Victor Hugo, Emile Zola, Voltaire gibi birçok önemli kişinin mezarı bulunmakta.
Bu arada buradan 4 günlük Paris Museum Passlerimizi edindik.4 günlük kart 56 euro. Müze kartın 2,4 ve 6 günlük versiyonları var. Biz rahat rahat gezebilelim diye 4 günlük aldık.
Pantheon'dan sonra Saint Germain'e doğru yürüdük. Bu bölgede dünyaca ünlü kafeler,turistik restoranlar ve birçok ünlü mağaza var. Cafe de Flore, Les du Magots birçok ünlü sanatçının, edebiyatçının mesken edindikleri kafeler.
Bu bölgede mutlaka görmek sitediğim yerlerden biri ise Midnight in Paris, Before Sunset gibi birçok filmde rastladığım ünlü kitapevi Shakespeare and Company idi. . Kitabevi zamanında Ernest Hemingway, Ezra Pound, F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein ve James Joyce gibi birçok yazar tarafından sıklıkla ziyaret edilen bir yermiş.
Shakespeare and Company'de biraz vakit geçirdikten sonra hemen köprüden karşıya geçip Ile de la Cite bölgesine geçtik. Karşımızda Notre Dame, önünde de uzun bir kuyruk vardı.
Meryem Ana'ya ithafen isimlendirilmiş bu ünlü katedral Fransız gotik mimarisinin en önemli örneklerinden biri. Bu kadar turist çeken bir yapı olmasında Notre Dame'ın Kamburu'nın etkisi şüphesiz. 19 yy. başlarında bakımsızlığı sebebiyle yıkılmak istenen bu güzel katedralin kaderi Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu'nu 6 ay gibi bir sürede yazması ve dikkatleri yeniden bu katedrale çekmesi ile değişmiş, yenilenmiş. İçeriye giriş ücretsiz ,ancak Notre Dame Hazineleri'ni görmek isterseniz ekstra ücret ödemeniz gerekiyor (Museum Pass geçmiyor) Tepesine çıkmak isterseniz ise onun da kuyruğu ayrı.
Ile de la Cite bölgesi Paris'in doğduğu yer diyebiliriz. Paris ilk olarak burada kurulmuş ve bugün Paris'in 0 noktası burası.Sen nehrinin ortasında bir ada. Köprülerle şehrin iki yakasına bağlanıyor. Şehrin burada kurulmaya başlamasının sebebi savunmanın kolay olmasından dolayı imiş. Bu bölgede Notre dame, Saint Chappelle, Concierge, Palace de Justice görmeniz gereken yapılar.
Saint Chapelle için oldukça hevesliydim. Notre Damedan sonra oraya yürüdük. Vitrayları ile ünlü bu Şapel. Giriş kat küçük alçak tavanlı, esas görülmesi gereken üst kat. Vitraylar ile süslü uzun pencereler var. Ben beklediğim kadar etkilenmedim belki de içeride restorasyon çalışması olmasındandı bilemiyorum
Concierge'ye ise kapanış saati geldiğinden dolayı giremedik .Burası Fransız devrimi esnasında hapishane olarak kullanılmış. Maria Antoniette idamına kadar burada hapsedilmiş.
Bu arada agustos ayı Paris plajları ayı. Seine nehrinin bazı bölgelerinde nehir kıyısına kum dökülmüş, şezlonglar, şemsiyeler. Parisliler güneşin tadını çıkarıyorlar.
Sen nehrinin kıyısından yürüyerek Pont Des Arts'a vardık. Paris'te nehrin kenarına kurulmuş tezgahlar çok hoşuma gitti. Bu tezgahlarda kitaplara, hediyelik eşyalara, nefis Paris çizimlerine baka baka zaman geçirmek,ufak tefek hediyelikler almak çok keyifliydi.
Pont Dex Arts ise sadece yayalara açık, tahta bir köprü. Institut de France ile Palais du Louvre'u birbirine bağlıyor. Köprünün en karakteristik özelliği ise iki yanının asma kilitler ile dolu olması. Burada zar zor bulduğumuz boş bir yere önceden hazırladığım kilidimizi astık Erhan'la, anahtarlarını da Sen nehrine attık. :)))
Paris'te çok zamanımız yoktu, Louvre için ise kime sorsam 1 tam gün ayırmak lazım diyordu. Louvre müzesi çarşamba günleri geç kapanıyor. Müze saat 9'a kadar açık. Bunu fırsat bilip hazır müze kartlarımız da varken en azından bir giriş yapalım, ne nerededir anlayalım istedik.
Louvre 'a gitmeden sıkı çalışmıştım ama içeri adım atınca kafam allak bullak oldu. Aynı yerlere defalarca gire çıka sonunda az çok anladık Louvre.O gün İtalyan,Antik Yunan ve Mısır bölümlerini gezdik. Resimleri ise daha enerjik olacağımızı düşündüğümüz ertesi güne bıraktık.
Louvre'dan çıktığımızda yazın avantajı henüz hava kararmamıştı.Sıra geldi Pantheon'da iken uzaktan görünce bile heyecanladığımız Eiffel'e. Kimisine göre bir demir yığını, gündüz bir özelliği yok geceleri ışıklarıyla güzeldi eiffel. Bense ta uzaklardan bile görünce heyecanlanmıştım. Belki yıllarca Paris deyince Eifffel'in kafamıza işlenmiş olmasından bilemiyorum. Eiffel en güzel Trocadero'dan görülürmüş. Metroya atlayıp Trocadero Tour Eiffel durağında indik Erhan'la. Kalabalığı takip ettik, işte karşımızdaydı. Hem de o kadar güzeldi ki, akşamüstü olmasından dolayı gökyüzü kızılımsı, Eiffel bronz kocaman bir demir yığını!!
Bakmaya doyamadım Eiffel'e, merdivenlerden aşağıya indik, havuz kenarındaki çimenlerde kendimize bir yer bulduk.Orada tam da aylardır hayalini kurduğum gibi romantik bir piknik yaptık.
Sonra hava kararınca ışıkları da yanınca başka bir güzel oldu Eiffel. Paris'te ilk akşamımız öyle güzel, öyle buram buram Paristi ki tatilimizin belki de en güzel en özel anıydı.