3 Aralık 2013 Salı

Biri Londra Mı Dedi?? 1.GÜN


   


        Ve sonunda uzun süredir hayalini kurduğumuz, beklediğimiz tatil gelmişti.  Londra için günlerce dersimi çalıştım.  Her zaman ki gibi girmediğim blog, gezmediğim site kalmadı.Uçağımız 07:55 teydi. Malum bayram herkes tatil telaşında, havalimanının kalabalık olacağını düşünerek, birazda bir an önce gitmek istediğimizden daha hava aydınlanmadan yollara düştük. Havalimanı tahmin ettiğimiz gibi çok kabalıktı, pasaport kontrol kuyruğunu hiç bu kadar uzun görmemiştim. Yine de çok vakit kaybetmeden bagajları teslim ettik, uçağımızı beklemeye başladık.  Genelde en ucuzu olsun diyerek yola çıktığımızdan THY'nı pek tercih edemezdik. Bu kez THY'den kampanyalı bileti 2 kişi gidiş dönüş yaklaşık 650 tl ye aldık. Bayram olduğunu da düşünürsek bizim için oldukça hesaplı oldu.Daha öncekilere kıyasla çok daha konforlu bir seyahatten sonra uçağımız Londra'nın merkeze en yakın ve en büyük havalimanı olan Heathrow Havalimanı'na saat 10 civarı indi. 




      Bagajları aldıktan sonra tabelaları takip ede ede doğru metroya ilerledik. Londra'da her yer metro, doğal olarak  bizim de ilk işimiz bir Oyster Card edinmek oldu.  Oyster Card bir nevi  İstanbul kart. İçerisine önceden yüklediğiniz para ile tüm toplu taşıma araçlarını kullanabiliyorsunuz. 5 gün için 25 £+5 £ depozito ödedik .Bu kartı metro istasyonundaki gişelerden edinebilirsiniz. Metroya binerken ve inerken mutlaka bu kartı okutmanız gerekiyor. Oyster card ile kaç kere metroya indik bindik sayamadım. Yani ilk bakışta biraz fazla gelse de bence Oyster Card parasını hayli hayli çıkarıyor ve diğer günlerde Londra gibi oldukça büyük bir şehirde başka herhangi bir ulaşım ücreti ödemek zorunda kalmıyorsunuz. Oyster card için 5 £ depozito ödeniyor, bu depozitoyu Oyster Card’ınızı iade edip geri alabilirsiniz. Biz sabah çok erken ayrıldığımız için böyle bir fırsatımız olmadı. Oyster card şimdi cüzdanımda sanki yeniden kullanılmayı bekliyor :) Metro haritası başta biraz karmaşık geliyor insana, ama ilk günün sonunda olayı çözmüş oluyorsunuz. Bense bu işi Erhan'a bıraktım ve meşhur Londra metrosunun keyfini çıkardım :)








                                                                          
                                                    
     

          Londra metrosu zone lara ayrılmış. Genelde turistlik yerler zone 1 ve 2 de. Havalimanı ise zone 6 da. Yaklaşık 45 dakika süren bir yolculuktan sonra otelimize geldik. Otelimiz North Gower Studios2Let, her zamanki gibi booking.com'dan rezervasyonu yaptırmıştım. Oteli seçerken dikkat ettiğim şey metroya yakın olmasıydı.  Otelden çok minik bir stüdyo daire gibiydi. İçerisinde minicik bir banyomuz ve mutfağımız vardı ve Euston Square metro durağına iki dakika, British Museum'a 10-15 dakikalık bir yürüme mesafesindeydi. Açıkçası otel konusunda biraz endişeliydim ama oteli çok beğendim diyebilirim. Fiyat/performans açısından bence oldukça başarılıydı. 
     Eşyaları otele bıraktıktan sonra ilk rotamız Westminster bölgesiydi. Metrodan Westminster istasyonunda indiğimizde karşımızda meşhur Big Ben ve Parlamento Binası, hemen nehrin karşısında London Eye vardı. Herkes fotoğraf çekme telaşındaydı, biz de eksik kalmadık tabi ki :)



Big Ben ve Parlamento Binası


Westminster Köprüsü üzerinden London Eye





      Big Ben'den biraz ilerlediğimizde karşımıza Westminster Abbey çıktı. Westmnister Abbey kraliyet ailesinin mezarlarının bulunduğu ve taç giyme töreni gibi önemli olayların gerçekleştiği kilise. Ayrıca hepimizin ilgiyle takip ettiği Kate ve william'ın düğünü de burada gerçekleşmiş. Pazar günü ziyaretçilere kapalıydı.O yüzden içerisini gezemedik, biz de fotograflarını çekmekle yetindik.







                                                               Westminster Abbey

                                                               
                                                              Westminster Abbey



                                           



     Sonra biraz kaybolduk. Ara sokaklara girdik çıktık :))  Olmazsa olmaz dedik meşhur kırmızı telefon kulübelerinde pozlar verdik, biraz ıslandık. Acıkan karnımızı methini bolca duyduğumuz Pret a Manger'dan birer sandviçle doyurduk ve kendimizi bir anda St.James' Park'ta bulduk. Parka adım attığımız anda sanki şehirden tamamen sıyrıldık. Her yerde sincaplar, ördekler, kazlar, kuşlar... Her yer yemyeşil. Londra'nın parklarının çok güzel olduğunu duymuştum ama açıkçası  bu kadarını beklemiyordum. Parkta hafif çiseleyen yağmur altında Erhan'la  Londra'da romantik bir yürüyüş yaptık :)) 





St.James' Park  ve uzaklarda London Eye



                                                                  St.James' Park


                                                            Sincapları ellerimizle besledik. 

     St.James' Park'ın The Mall çıkışından çıktık. Pazar günü olduğu için şansımıza The Mall trafiğe kapalıydı. The Mall Trafalgar Square'dan Buckingham Sarayı'na uzanan iki tarafı ağaçlarla dolu uzun geniş bir cadde. Trafiğe kapalı olmasının verdiği keyifle rahat rahat Buckingham Sarayı'na kadar yürüdük. Yolun sonunda Buckhingham Sarayı ve Victoria Anıtı karşımızdaydı.



The Mall'da İngiliz askeri


Victoria Anıtı'ndan The Mall 






Buckingham Sarayı

        Londra'da her yer park. Saray  karşınızda iken sağ tarafta Queen's Gardens. Biz de yine kendimizi parklara attık. Londra'nın bu güzel parkları bana kendimi çok mutlu, huzurlu hissettirdi.  Herkes gibi keşke bizde de bu parklardan olsa dedik durduk. Parklarda üstüste yığılmış rengarenk şezlongları görünce içim gitti, şöyle güneşli bir gün olsa çimlerde bir şezlong keyfi yapmak kimbilir ne kadar da güzel olurdu. Tatilimizin ilerleyen günlerinde daha sıcak ve daha güneşli bir havayla karşılaşmanın umuduyla devam ettik ama malesef şezlong keyfimiz sadece hayallerimizde kaldı :)






       Queen's Gardens'dan çıkınca karşımıza Piccadilly Circus'a uzanan caddedeydik. Bu caddede birçok büyük otel, cafe, mağaza vardı ve oldukça kalabalıktı. Yolda Kahve Dünyası'na bile rastladık. Londra'da da bir şubelerinin bulunması bana çok ilginç geldi.Sabahın 5inden beri ayakta olduğumuzdan yavaş yavaş yorulmaya başlamıştık ve Costa Kafe'de kısa bir kahve molası verdik. Fiyat açısından Türkiye'den pek bir farkı yoktu. Erhan biraz kestirdi, ben de biraz Londra'yı okudum :) 







      Biraz mola bize iyi geldi. Piccadilly Circus'a geldiğimizde kış tatili yapmanın bir dezavantajı olarak hava kararmaya başlamıştı bile. Piccadilly Circus yaklaşık yüzyıldır neon ışıklarla aydınlatılan Londra'nın ünlü ve işlek bir kavşağı. Londra'nın Times Square'ymiş,  orayı görmediğim için yorum yapamıyorum. Ancak meydanda bir eros heykeli, arkada neon ışıklı dev reklamlar panoları, sokak gösterileri yapan grupları ile Piccadilly  oldukça renkli ve
hareketliydi. Burada  sevdiklerinize Londra'dan ufak hatıralar götürmek için kendinizi kaybedebileceğiniz birçok dükkan mevcut. Özellikle Cool Brittania'nın dikkatinizi çekmemesi imkansız. 2 katlı büyük bir hediyelik eşya dükkanı, ayrıca Piccadilly metro çıkışından da girişi mevcut. Biz de burdan kendimize ve  arkadaşlarımıza ufak tefek  hediyelikler aldık, ayrıca kendime koleksiyonunu yaptığım için minik bir kar küresi de aldım :) 



Piccadilly Circus 
















    Piccadilly Circus'da Trafalgar Square tabelalarını görünce Erhan'ı doğru o tarafa çekiştirdim. Bu arada harita kullanmamıza neredeyse hiç gerek kalmamıştı. O gün gezdiğimiz yerlerin hepsi birbirine yürüme mesafesindeydi ve tabelaları takip ede ede gitmek istediğimiz çoğu yere rahatça ulaştık.
 Trafalgar Meydanı ise ismini İngilizlerin İspanyol ve Fransızları yendiği Amiral Nelson'un komuta ettiği deniz savaşından almış. Zaten meydanın tam ortasında da etrafında 4 aslanı ile upuzun bir Nelson anıtı var ve  hemen arkasında da  gitmek için sabırsızlandığım National Gallery. National Gallery 1824 yılında kurulmuş bir sanat müzesi,  içerisinde 2300 den fazla eser mevcutmuş ve  Londra'da ki birçok müze gibi giriş ücretsiz. Tabi ki müze çoktan kapanmış olduğundan gezimizi başka bir güne erteledik.





                                                                   Trafalgar Square



Nelson Anıtı



                                                                   National Gallery



       Trafalgar Meydanı'ndan sonra Soho ve China Town'da biraz turladık. Soho Londra'nın gece hayatının merkezi. Tahmin edersiniz ki bizde artık gece hayatı için enerji falan kalmamıştı.Etrafa baka baka biraz daha gezmek için direndik :)  Regent Street'te tesadüfen  Tibits diye bir restauranta rastladık,  Trip Advisor'dan da olumlu yorumlar okuyunca içeri girip bir şansımızı denedik.  Oldukça keyifli, sakin bir vegeteryan restaurantıydı, açık büfeden tabağınızı doldurup, daha sonra tabağın gramına göre ödeme yapıyorsunuz, kesinlikle tavsiye ederim. Yorgunluktan fotoğraf çekmeyi unutmuşum, ben de Tibits'in internet bulduğum bir kaç fotoğrafını koydum. Yemekten sonra da doğru metroya atlayıp otelimize döndük.








China Town






Regent Street


Tibits


      Londra'da ki ilk günümüzde o kadar çok yer gördük ki herhalde geriye çok  bir yer kalmadı diye düşünmüştüm. Halbuki ne kadar da yanılmışım, 4 gün bile Londra'ya hiç
yetmedi, aklım yapamadıklarımla dolu İstanbul'a geri döndüm. İlk yazı için oldukça uzun bir yazı oldu sanki ama daha bitmedi çünkü Londra'da anlatılacak ve yapılacak  çok şey var :)



3 yorum:

  1. canım çok güzel ve tam anlatmışsın, Londra'ya gidesim geldi :) hiç de uzun olmamış valla solukta okudum çünkü.. devamını bekliyorum, yaz mutlaka olur mu? Oraya gidecek olanlar için de çok faydalı olacağına eminim.. öpüyorum..

    YanıtlaSil
  2. Meloşum beğendiğine çok sevindim. 2.yazı yolda :) Yazarken benim de tekrar gidesim geldi, umarım bir gün hep beraber gidebiliriz.

    YanıtlaSil
  3. o kadar güzel anlatmışsınız ki,gidesim geldi Londra'ya :(

    sevgiler

    YanıtlaSil