14 Haziran 2014 Cumartesi

Biri Londra mı Dedi?? 2.GÜN

 Londra'daki  ikinci günümüzü British Museum, National Gallery ve London Eye'a ayırmıştık. Sabah bir önceki gün yorgunluğumuzu üzerimizden atamadığımızdan uyanmak bir hayli zor olsa da saat 10'a doğru güne başladık. Otelimizin etrafında alışveriş yapabileceğimiz marketler, mutfağımızda da ihtiyacımızı karşılayacak bir çok mutfak malzemesi mevcuttu,tatilimiz boyunca kahvaltılarımızın bir çoğunu otelimizdeki küçük mutfağımızda yapmayı tercih ettik Bu bize Londra gibi pahalı bir şehirde bir miktarda olsa tasarruf sağladı.




 Kahvaltıdan sonra otelden çıkıp yürüye yürüye yaklaşık 10-15 dakikada British Museum'a vardık. British Museum dünyanın en eski müzesi ünvanına sahip, 1753 yılında kurulmuş, içerisinde yine dünyanın dört bir yanından getirilmiş eski çağ yapıtlarını ve etnografya koleksiyonlarını barındırıyor.Müzede 94 galeri mevcut, bu galeriler de Britanya, Avrupa, Antik Yakındoğu, Mısır, Yunan ve Roma, Asya ve Afrika olarak bölümlere ayrılmış. 4 kmlik bir alana yayılmış müze o kadar büyük ki bizim yaptığımız gibi bir kaç saatte gezmek imkansız, müzenin hakkını vere vere gezelim derseniz günlerce sürebilir fakat British Museum'a  kadar gitmişken  Mısır Mumyaları,Parthenon heykelleri, Lindow Adamı, Sutton Hoo Hazinesi, Portland Vazosu 'nu görmeden dönmeyin.  

British Museum'dan sonra Trafalgar Meydanı'ndaki National Gallery'i gezdik. National Gallery benim Londra'da  görmeyi en çok istediğim müzeydi. Resimden  anlayan  bir insan değilimdir ama bu tip müzelerde veya sergilerde bir resmin karşısına geçip, kulağıma audio guide takıp, anlatılanları dinlemek bana inanılmaz keyif verir. Hepimizin her gün fotoğraflarını gördüğümüz, belki odalarımıza birer kopyasını çerçeveletip astığımız bu eserlerin originallerini görmek önemli bir tecrübe diye düşünüyorum. National Gallery bir çok odaya ayrılmış,her oda da farklı yüzyıllara ait eserler mevcut. Kendimize hemen birer audio guide edindik ve çok da memnun kaldık, dili yalın ve ingilizcesi anlaşılırdı. Her resmi incelemeye günler yetmeyeceğinden biz sadece  broşürde yazan, mutlaka görülmesi gereken eserlere vakit ayırabildik. National Gallery'de vaktin nasıl geçtiğini hiç anlamadık, çıktığımızda vakit epeyce ilerlemişti, o gün ziyaret etmeyi planladığımız National History Museum(Doğa Tarihi Müzesi)'ı başka bir güne ertelemek zorunda kaldık.





     British Museum ve ertesi gün Natural History Museum'u gezerken beni en çok etkileyen şeylerden biri  gruplar halinde müzeleri gezmeye gelen okul çocuklarıydı.Öğretmenlerinin rehberliğinde merakla bir çok eseri incelemeleri, sorgulamaları, notlar almaları, kimi zaman yerlere uzanıp gördüklerinin resimlerini çizişleri çok dikkatimizi çekti.



Bugünlük bu kadar kapalı mekan, kültürel aktivite yeter diye düşündük ve hep uzaklardan gördüğümüz London Eye'a doğru yürümeye koyulduk.



 London Eye Londra deyince ilk akla gelenlerden, Londra'nın en çok turist çeken yapılarından biri. Thames nehrinin  güney tarafında yaklaşık 135 metre yüksekliğinde dev bir dönme dolap. Daha büyükleri önce Çin daha sonra da Singapure'da yapılana kadar dünyanın en büyük dönme dolabıymış, şimdiyse Avrupa'nın. En büyüğü olmasa bile bence dünyanın en popüler dönme dolabı olan London Eye'a biz de gelmişken binmeden olmaz diye düşündük ve o uzun sıraya girdik. Biletlerinizi gitmeden önce internet üzerinden alabilirsiniz, hatta Madame Tassud, London Dungeon gibi eğlenceli yerleri gezmek istiyorsanız kombine şekilde alabileceğiniz biletler size ufakta olsa bir kar sağlayacaktır. Londra'nın sağı solu belli olmayan havasından dolayı biz hangi gün London Eye'a bineceğimize karar verememiştik, bu yüzden biletlerimizi internetten almadık ama kuyruktaki bekleyişimiz  gözüktüğü kadar da korkutucu olmadı. London Eye'a yaklaşık 10-15 kişilik gruplar halinde biniliyor, ücreti ise kişi başı 20 £.  Yukarıdan manzara harika, Londra'yı bir uçtan bir uca görebiliyorsunuz. Biz binerken yağmur yağıyordu, o yarım saatin içinde güneş açtı ve bulutların arasından kendini gösterdi. Böylece bize de bu harika manzarayı izlemek kaldı. 








London Eye'dan indiğimizde hava kararmak üzereydi. Thames Nehri'nin kıyısı  yanmaya başlayan ışıklarla bambaşka bir havaya büründü. Biz de bu gece manzarasının tadını çıkarmak için biraz yürüyüş yapmaya karar verdik.




Hedefimiz Thames kıyısından yürüyerek Tower Bridge'i görmekti.Ha geldik ha gelicez derken farketmeden epey bir yol yürüdük. Biz yavaş yavaş  yürüye duralım insanlar Londra'da insanlar genelde koşuyorlardı. Londralıların  spora olan düşkünlükleri beni hayret ve hayranlık içerisinde bıraktı.Thames nehrinin kıyısı akşam saatinde koşan,yürüyen, bisiklete  binen insanlarla doluydu.Onları görünce o saatlerde işten yorgun argın gelmiş televizyonun karşısında mayışmış kendimi düşündüm durdum. Neyse ki uzaktan Tower Bridge kendini gösterdi de bu iç hesaplaşma çok uzamadı :) Tower Bridge (Kule Köprüsü)'in bu şekilde adlandırılmasını sebebi Tower of London (Londra Kulesi) 'a yakın konumlanmış olması. Londra'nın doğusunda gelişen ticaret nedeniyle bir köprü yapımına ihtiyaç duyulmuş. Köprünün inşaatına 1886 yılında başlanmış, 8 yıl süren inşaattan sonra 1894 yılında kullanıma açılmış. Köprü baskül tipi köprülerin yani açılıp kapanabilen köprülerin en ünlülerinden ve en güzel mimari örneklerinden biri. Yukarıdan 2 yürüme yolu ve aşağıdan araba yolu ile birbirine bağlanmış iki gösterişli kuleden oluşuyor. Köprü böyle güzel olunca, turisti de çok oluyor tabi ki. Nehrin kıyısı kocaman objektifleri, tripotları ile fotoğraf meraklıları ile doluydu, bizse minik makinemizle birkaç kare çektik, çektirdik.








Dönüş yolunda  ise akşam yemeği için yürürken gözümüze kestirdiğimiz bir puba gittik.The Anchor Bankside  kırmızı pencereleri, kapıları ile çok sevimli bir mekan.Bizim tesadüfen girdiğimiz bu pubın tarihi   ise 1676 yılındaki büyük Londra yangınına kadar uzanıyormuş. Dışarıda nehrin kenerında  masalar vardı,yine sokakta oturmalarda aklım kaldı, yazın burada vakit geçirmek ne keyifli olurdu kimbilir.  Tabi soğuk nedeniyle dışarıda oturmak imkansızdı, içeride de gayet sıcak bir ortam vardı. Akşam yemeği olarak İngilizlerin meşhur Fish&Chips'i denedik.. İki koca porsiyon geldi yemeklerimiz, balık,patates kızartması ve yanında biraz bezelye.Ahşabın, bordo ve yeşilin baskın olduğu bu güzel mekanda uzun süre oturduk, sohbet ettik Erhan'la. Ertesi günlerin planını yaptık. Pubdan çıkınca daha fazla yürümeye enerjimiz kalmadığından  en yakın metro istasyonuna ulaşıp, otelimize döndük.




Ertesi günkü planlarımızda  ise Natural History Museum, Hyde Park ve Notting Hill vardı.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder